İstanbul Benim Canım,

       Vatanım da Vatanım

Ana Sayfa | Biyografi | Projeler | Yazılar | Basından | Galeri | Linkler | İletişim
Design by Behaeddin Gül
 

 

 

 

 

 

Bu yazı Barış Boyacı'nın 30/05/2005 tarihli Kent Yasam Gazetesindeki Barışa Doğru köşesinden alınmıştır.

 

İstanbul’un fethinin 552 yıldönümünü büyük bir coşkuyla kutladık. Bu coşku İstanbul’un da dışına taştı. Bir çağı kapatarak bir çağı başlatan büyük padişah Fatih Sultan Mehmet ve askerlerinin 29 Mayıs 1453’te büyük müjdeye kavuşmalarını sağlayan büyük fethin üzerinden tam 552 yıl geçti. İstanbul. Öyle bir şehir ki, yaşayan şiir, her şairin kışkırtanı, yazdıranı, söyleteni. Medeniyetleri şekillendiren medeniyet ve kültür beşiği. Ve herşeyden önemlisi, Yüce Peygamber’in (S.A.V) fethini müjdelediği büyük miras. Evet, geçen hafta yine kutladık büyük fethin bir yıldönümünü daha. Ne var ki, senede bir fethini sene de bir de kurtuluşunu cicili bicili törenlerle kutladığımız bu kutsal emanetin ne kadar yorulduğunu, ne kadar kırıldığını ve ne kadar ihanete uğradığını düşündünüz mü hiç?

Bu yüce mirasın her sabah çehresini cinayet haberleri ile süsledik artık. Her sabah kurşun sesleri ile uyandırdık İstanbul’u. Bir önceki gününü aratır olduk kente. Şehrin bağrını hançer gibi delen birbirinden anlamsız taş yığınları diktik. Anlamsız bir göç oluştu kente doğru. Önce kentin gerçek sahipleri, İstanbul beyefendileri ve İstanbul hanımefendileri dediğimiz insanları dışladık hızla. Bu şehrin bir kalbi olduğunu unuttuk. Bu şehrin yüceliğine inat sıradanlaştı herşey. Bu şehrin ruhuna inat ruhsuzlaştı herkes. Hasletlerimizle birlikte kaybettik şehrimizi. Önce birbirinden korkmaya başladı herkes. Sonraları ise kendisinden. Güzelliklerle dolu koca bir şehri korkularla doldurduk. Bir zamanlar görkemli yaşam hikayelerinin birbirini takip ettiği, imrenilecek komşuluk öykülerinin dilden dile dolaştığı bu güzel kent şimdi birbirinden hazin öykülere tanık olmanın sıkıntısını yaşıyor. Modernleşiyoruz diyerek bir bir yok saydığımız o eski İstanbul yaşamını şimdi siyah beyaz fotoğraf karalerinde “Bir zamanlar İstanbul” diyerek arıyoruz. Teknoloji peşinde koşarken ustalarımızı kaybettik. İmaj peşinde koşarken berber amcalarımızı. Veresiye seven, veresiye kollayan, veresiye çalışan bakkal amcalarımızı yuttu hiper kasalar. Aslında kendimizi yozlaştırdık. Kendimizi başkalaştırdık. Ve ne yazık ki bir “ben” kaldık bir de öbürleri. Sadece “Ben” olmanın peşindeydik hepimiz. Önemli olan şeyler bizim içindi ve ne gerek vardı ki öbürlerine. Oysa ki hatırlamamız gereken öbürleri de “ben” olmanın telaşındaydı. Gittikçe soğuduk, gittikçe uzaklaştık. Hem kendimizden, hem kentimizden.

Oysa ki bu şehri fetheden kumandan “ben” demedi asla. O, hep “biz”in peşindeydi. İnandıkları uğruna yaşadı. İnandıkları uğruna savaştı. Denizlere zincir çektiler, gemilerini karadan geçirdi. Boşuna kapanmadı bir çağ. Ve ne yazık ki bugün yaşadıklarımız için açılmadı bir çağ. O ve askerleri ağızlarında tekbir Konstantinopolis önüne dayandıklarında kuru bir zafer peşinde olmadılar. Talip oldukları Yüce Peygamber’in (S.a.v) müjdelediği o büyük “şeref”ti. O’nun adaleti altında yaşayan ve O’nun hükmü altında varlığını sürdüren toplumda ise sabah dükkanına gelen müşterisini “siftah yaptığını” söyleyerek karşısındaki komşusuna gönderen gerçek “beyefendi”ler vardı. Komşusunun hakkını gözeten, komşusunun rızkını gözeten, akrabasının hakkını koruyan insanlar vardı. Dağda aç kalan hayvanlara şehirlere inip insanlara saldırmamaları için yiyecek götüren bir zihniyet vardı. Öyle bir adalet, öyle bir merhamet hakimdi ki zihinlere, kimse yollarda çaresiz kalmazdı. Çaresizlik yaşanmazdı. O, öyle adaletli bir hükümdar idi ki, herşeyiyle teslim aldığı şehre girdiğinde kiliseleri yıkmadı. Anneleri çocuklarından ayırmadı. Kimsenin evine dokunmadı. Kimseyi dininden dönmeye, inancını terketmeye zorlamadı. 552 yıl sonra tüm dünyanın ortak bir noktada buluşmaya çalıştığı ve asla beceremediği “İnsan Hakları” konusunda akıllara durgunluk veren “Ferman”dan kısaca bahsetmek istiyorum. Fatih Sultan Mehmet han bir çağı kapatıp bir çağı açan padişahtı. İstanbul’un surlarını aştığında tüm bizans halkını korku dolu bir bekleyiş sardı. Koca bizansın ve halkının kaderi iki dudaklarının arasındaydı. Ancak kayıtsız şartsız koca bizansı teslim alan o büyük padişah tarihe geçecek açıklamasını bizanslıların şaşkınlığı altında yapıyordu.

“Hiçbir kilise yıkılmayacak. Hiç kimse öldürülmeyecek. Din adamlarına dokunulmayacak. Herkes dininde özgürdür. Kimsenin düzeni bozulmayacak.” İşte tüm dünya insanının yabancı olduğu bu yaklaşım tarihe altın harflerle “İLK İNSAN HAKLARI BİLDİRGESİ” olarak yazılmıştır.

552 yıl bizden neleri götürdü, neleri unutmuş yüreklerimiz görüyorsunuz. İnşallah 552. yıl hepimiz için birer vesile olur. Öze yönelişimizin doğum sancıları olsun bu yıl ki kutlamalar. Daha çok sarılalım geçmişimize. Geçmişimizi tüm ihtişamı ile saran bu güzelliklere. Kopenhag kriterleri değil ihtiyacımız olan, atalarımızın fermanı.