Eğitim Şart

Ana Sayfa | Biyografi | Projeler | Yazılar | Basından | Galeri | Linkler | İletişim
Design by Behaeddin Gül
 

 

 

 

 

 

Bu yazı Barış Boyacı'nın 28/02/2005 tarihli Kent Yasam Gazetesindeki Barışa Doğru köşesinden alınmıştır.

 

 

 

Bu ülkede neredeyse herkesin hemfikir olduğu, farklı düşünmediği, birbirini onayladığı ve olmazsa olmaz bir “Ne olacak bu memleketin hali?” durumu vardır. Bu durum komşu ziyaretlerinin, bakkal alışverişlerinin, otobüs duraklarının, börekçi masalarının, tramvay kalabalıklarının, kahve köşelerinin, banka kuyruklarının velhasıl günlük yaşamın her anında rastlanılan yegane durumdur. Sabah evden çıkarken komşunuz Rüstem bey “Vaaay komşu, ne olacak bu memleketin hali rüşvet almış başını gidiyor” diye gürleyebilir. Standart olarak hafif bir tebessüm eşliğinde vereceğiniz “Düzelecek düzelecek” cevabı onu tatmin etmesede ayaküstü sohbetlerin kaçınılmaz sonucu olarak bu kadarla yetinecektir. Eğer kahvaltı yapmadıysanız poğaça almak için köşedeki pastaneye uğradığınızda “Vay be abim gelmiş, hepsi peynirli di mi abi poğaçaların” diyerek gerdan kıran esnaf ne yazık ki veda cümlesini “abi nolur bu memleketin hali bak yine birinin dükkanına hırsız girmiş” diye bitirir ki en ufak bir cevap verirseniz vay halinize. En baştan belirtmekte fayda var bu yazıdı adı geçen kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünü olup gerçek hayatla bir ilgisi yoktur amma velakin atalarımız da ne güzel söylemiş “Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az” diye.

Rüşvetten şikayetci olan komşu Rüstem bey yıllar önce İstanbul’a yerleşmiştir. Acıdır ama gerçektir ki birileri onu da kandırmıştır taşı toprağı altın diye. Rüstem bey köy yerinde okumayı söktüğü anda mezun olduğu ilkokulu okumuş bir daha da öğretmen yüzü görmemiştir. İstanbul’a geldiğinde her tarafın taş olduğunu ama taşların altın olmadığını anladıktan sonra üstesinden gelebileceği bir iş bulur. Üç beş sene çabuk geçer ve Rüstem bey İstanbul’lu olur. Ufak ufak şehir hayatının renklerini keşfeder Rüstem bey. Ustabaşına aldığı üç beş paket sigarayla maaşına zam yaptırır. Sonra şefin cebine beş on kuruş sıkıştırırarak ustabaşı olur. Sosyal Sigorta, emeklilik, sendika, işci hakları diye kavramlarla tanışır bir müddet sonra. En fiyakalısı, en güzeli emekli olmaktır amma emekli olması neredeyse imkansızdır. Geç yaşlarda başladığı iş hayatını güzel bir emeklilikle taçlandırmak ister. Tutar sigortanın yolunu. Orada gözüne kestirdiği bir memurdan başlar. Önce elindeki tatlı poşetini koyar masaya. Sonra anlatır derdini. Asık yüzlü memuru biraz güldürmek için üç beş kuruş kopar gönlünden. Çok geçmeden anlar ki, üç beş kuruşluk iş değildir bu. Ama olsun, kafaya koymuştur bir kere. Hem yatacak hem maaş alacaktır. Üç kuruş memura beş kuruş şefe on kuruş müdüre derken bir de bakar ki işler rayına girer. Bu arada oğlunun okul zamanı gelmiştir. Şehir yerinde de çocuğunu okula kayıt ettirmek zordur. Ama Rüstem bey işi öğrenmiştir bir kere. Düşünceli girer müdürün odasına. Tebessümle çıkar. Bir yerde tapu durumu muallakta olan bir ev olduğunu duyar. Koşar tapuya. Gönlünden kopanlarla birlikte o evin yeni sahibi olur. İşte bu Rüstem bey bir gün gelir sizin komşunuz olur. Ve siz sabah evinizden işe gitmek üzere çıktığınızda bu Rüstem beyi görürsünüz genellikle. Ve her gördüğünde size “Vaay komşu, ne olacak bu memleketin hali, rüşvet sel olmuş akıyor” diye seslendiğini duyarsınız. Tabii Rüstem beyin 5 numaraya taşınmandan önceki hallerini bilmediğiniz için “Ya şu bizim komşu da amma iyi adam. Rüşvetten nefret ediyor. Koyacaksın şunun gibileri kilit noktalara bak nası oluyo” gibisinden hissiyata kapılırsınız. Ta ki bir gün aynı Rüstem beye “Sorma komşu polisler arabayı çekmişler kapının önünden, şimdi bi sürü masraf yandık ki ne yandık” diye serzenişte bulunduğunuzda, “Seninki de laf komşu, çaktırmadan sıkıştırırsın memurun eline üç beş kuruş, alırsın arabanı nolur” dediği ana kadar.

Hırsızlardan şikayetci olan şekerleme pastanecisinin sevimli sahibi ise kendi halinde bir esnaftır. Yıllarca uğraşmış didinmiş ve mesleğin her türlü inceliklerini öğrenmiştir. Bu sevimli pastacı orta okul çağlarında olan çocuğunu derslere olan ilgisi (!) zayıf diyerek okuldan almış ve çırak olarak kendi yanında çalıştırmaya başlamıştır. Böylece çocuk hem gözünün önünde olacak hem de ona yardım edecektir. Fazladan işci parası ödemeyecek böylelikle kâra geçecektir. Bu sevimli pastacı da bin bir türlü şirinlikle size malını sattıktan sonra esnaf olmanın da verdiği aitlik duygusu ile “Yav şununda dükkanı nı soymuşlar geçen gün, ne olacak kardeşim bu memleketin hali” gibisinden yakınmaktan bıkmaz usanmaz. Ancak ne yazık ki siz poğaçaları alıp dükkandan çıktıktan hemen sonra kapıya yanaşıp açlıktan bitap düşmüş haliyle kendisinden bir parça poğaça isteyen genç delikanlıyı, açlıktan çaresiz kalıp bir başka yerdeki esnaftan çalmak durumunda kalacağını düşünmeden, aç perişan kovmaktadır.

Sözün özü. Eğitimi düzeltmedikce hiçbir şeyi düzeltemezsiniz. Her işin başı eğitim. Bir reklam filmi repliği olarak ülkeyi saran ve aslında içinde çok derin anlamlar taşıyan “Eğitim Şart” sözü bizim olmazsa olmazımız durumundadır. Eğitilmiş doktorlar, mühendisler, avukatlar, hakimler, savcılar vs. olduğu müddetce yarınlarımız aydınlık olacaktır. Nesiller 15 senede bir kendini yeniliyor. Bu dönem bizim miladımız olsun. Eğitim sistemizin miladı olacak reformlar ve düzenlemeler yapılıyor, yapılacak. Ve inanıyorum ki milat da olacak. Bir takım çevrelerin, uğruna hükümete ve eğitim reformlarına yönelik acımasız eleştireler yaptığı rant kayıpları yüzyılın ayıpları olarak tarihteki yerini almıştır. Ben inanıyorum efendim, düzelecek. Ve her şey daha güzel olacak. Sevgiyle kalın.