Fatih'in Fermanından Kopenhag Kriterlerine

![]() |
|
Bu yazı Barış
Boyacı'nın 11/10/2004 tarihli Kent Yasam Gazetesindeki Barışa Doğru köşesinden
alınmıştır.
|
![]() |
Geçtiğimiz hafta ülkemiz açısından güzel gelişmelerin yaşandığı bir hafta oldu. AB Komisyonu sonunda ilerleme raporunu açıkladı. Hepimizi mutlu eden paragraflarla bezeli rapor Aralık ayında toplanacak olan AB üyesi ülkelere açık tavsiye niteliği taşıdığı için gerçekten önemliydi. Hükümetimizin sürdürdüğü kararlı ve akılcı dış politikanın net bir sonucu ve başarısı olan bu rapor bize neler kazandıracak, önümüzdeki dönemlerde göreceğiz. Her zaman savunduğum “Coğrafyasında yönetilen değil yöneten bir ülke olmak” hedefinin doğum sancıları olarak gördüğüm son 5 aylık süreç aslında Türkiye’nin kriterlerin uygulanması aşamasında da sorun yaşamayacağının bir göstergesidir. Çünki ‘Kopenhag kriterleri” olarak ünlenen ve şart koşulan yeni kanunlarımız aslında atalarımızın yaşam tarzının temel değerleri ile bire bir benzeşmekte. Atalarımız demokrasiyi hem en iyi şekilde yaşamış, hem de diğer milletlere yaşatmıştır. İnsanların Avrupa’da ve tüm dünya ülkelerinde köle olarak alınıp satıldığı dönemlerde ceddimiz bırakın kölelik sistemini, savaş esirlerine sergiledikleri davranışlarla İNSAN HAKLARI konusunda ne kadar hassas olduğunu göstermiştir. Bizi Fatih Sultan Mehmet’in fetih fermanından AB kriterlerine taşıyan süreçten çıkarmamız gereken bir çok ders var. Sn. Başbakanımızın sergilediği dirayetli tavır da bu derslerin çıkarıldığını tüm dünyanın gözleri önüne sermiştir. Sn. Başbakan ‘AB bize müzakere tarihi vermese de önemli değil, biz bu kriterleri kendi kriterlerimiz yapar yolumuza devam ederiz” derken demokrasinin ve insan haklarının altın çağını yaşadığı geçmişimizi işaret etmiştir. Sn. Başbakanımız “Tüm bunlar zaten bizim tarihimizde var, asırlarca hem yaşamışız hem de yaşatmışız. Dolayısıyla özümüze öyle veya böyle döneceğiz’ diyerek şanlı geçmişine de sahip çıkmıştır.
Fatih Sultan Mehmet han bir çağı kapatıp bir çağı açan padişahtı. İstanbul’un surlarını aştığında tüm bizans halkını korku dolu bir bekleyiş sardı. Koca bizansın ve halkının kaderi iki dudaklarının arasındaydı. Ancak kayıtsız şartsız koca bizansı teslim alan o büyük padişah tarihe geçecek açıklamasını bizanslıların şaşkınlığı altında yapıyordu.
“Hiçbir kilise yıkılmayacak. Hiç kimse öldürülmeyecek. Din adamlarına dokunulmayacak. Herkes dininde özgürdür. Kimsenin düzeni bozulmayacak.” İşte tüm dünya insanının yabancı olduğu bu yaklaşım tarihe altın harflerle “İLK İNSAN HAKLARI BİLDİRGESİ” olarak yazılmıştır. Zaten yüce padişahta fetihin hemen ardından yazdığı ilk fermanı tamamen insan hakları üzerine bina etmişti. Böylesine bir anlayışın hüküm sürdüğü topraklarda demokrasi teori ve pratikte altın çağını yaşıyordu. Bugün insanların düşünmeye bile cesaret edemediği farklı milletlere ve dinlere mensup insanların aynı sınırlar içerisinde yaşaması fikri asırlar boyunca osmanlı topraklarında sürmüştür. Çünki bu yaşam biçimi sevgi üzerine tesis edilmiştir. Sevginin serpildiği topraklarda kan, kin, nefret veya düşmanlık hiçbir zaman yer almamıştır. İnsanın ruhunda yaşattığı ilahi sevgi onun insanları sevmesini, hayvanları ve diğer canlıları sevmesini sağlamıştır. Çağ açıp çağ kapatan bu cihan padişahını böylesine ENGİN HOŞGÖRÜ’ye taşıyan özünde bulduğu o ilahi sevgi idi.
Yapı olarak gelişmeye ve değişmeye meyilli olan insan tarihsel gelişimini tamamladığı süreç boyunca iyiler ve kötüler olarak ikiye ayrıldı. Bu iyiliğin ve kötülüğün açılımını insanların yaşama ve maddelere bakış açısındaki farklılıklar olarak yapabiliriz. İşte yukarıda da bahsettiğimiz tüm bu erdemli davranışlardan kurulu yaşam biçimi dünya üzerindeki bu iyi ve kötü varlığını dengede tutan en önemli unsur olmuştur. 18. yüzyılın sonlarına doğru iyi ve kötü dengesini yaşama iyi bakan insanların ve toplumların aleyhine değişen bir biçimde kaybeden dünya, belki de sonun başlangıcını yaşamaya başlamıştır. Çünki iyiler olarak nitelendirdiğimiz insanlar ve toplumlar savaş bile yapmış olsa bu savaşı kötü olanı durdurmak ve yok etmek amacı ile, kendi içinde yaşadığı barışı ve huzuru hem korumak hem de tüm dünyaya yaşatmak için yapmıştır. Yine yakın tarihimizde yer alan KIBRIS BARIŞ HAREKATI fiziksel olarak bir savaş olmasına rağmen Kıbrıs’ta yaşanan vahşete ve insan hakları ihlaline bir son vermek amacı ile yapılmış ve başarıya ulaşmıştır.
İnsanlık tarihi boyunca yapılan tüm icatların ve doğanın kaynağında gizli bulunan bir çok sırrın keşfedilmesinin arkasında insanların hayalleri ve düşleri yatmaktadır. Eğer insanların hayalleri olmasaydı bugün uzayın varlığından, dünyanın yuvarlaklığından asla haberimiz olmayacaktı. İhtiyaçlarımızı gözle görülebilen basitlikte tatmin edecek, televizyondan, telefondan, arabalardan, uçaklardan yoksun bir yaşam tarzı sürecektik. 19. yüzyıldan itibaren insanların hayalleri ve düşlerinin üzerinde filizlenen bir çok teknolojik yenilik ve bulgu kötülüğe sermaye olmuştur. Bunun tek sebebi ise teknoloji ‘SEVGİ’siz insanların ellerinde büyümekte ve gelişmekteydi. İnsanları birbirinden uzaklaştıran, koparan bir çok yenilik evrensel zararlara yol açabilen boyutlara ulaştı.
Evet sevgili dostlar, sevgiyle yetişen çiçeğin kokusu da görüntüsü de bambaşkadır. Sevgiyle büyüyen sevgiyle yetişen bir çocuk çok farklıdır. Sevgiyle yapılan bir yemeğin lezzeti doyumsuzdur. Severek yapılan işten alınan verim çok farklıdır. O halde herşeyden önce sevmeyi öğreneceğiz. Sevmeyi öğrenip çevremizdekilere sevmeyi öğreteceğiz. Çocuğumuzu sevgiyle büyüteceğiz. Bakın o zaman yaşam ne kadar güzelleşecek. Sevmeyi bilen çalmaz. Sevmeyi bilen işkence yapamaz. Sevmeyi bilen öldüremez. Sevmeyi bilen çevreyi kirletemez. Sevgiyi evrenselleştirmeliyiz. Yaşamınız sevgiyle aydınlansın. Esenkalın.