%50 Hisse İle Dert Ortağı Aranıyor

Ana Sayfa | Biyografi | Projeler | Yazılar | Basından | Galeri | Linkler | İletişim
Design by Behaeddin Gül
 

 

 

 

 

 

Bu yazı Barış Boyacı'nın 27/09/2004 tarihli Kent Yasam Gazetesindeki Barışa Doğru köşesinden alınmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

En son kiminle ve neyi paylaştınız? Acıyı, sevinci, kederi, hüznü, mutluluğu, başarıyı, başarısızlığı, veya bir parça ekmeği...  Ailenle, iş arkadaşınla, öğretmeninle, sevdiğinle ya da hiç tanımadığın biri ile... Kiminle ve neyi? Paylaşmaktan uzaklaştıkça sevinçlerimiz, mutluluklarımız küçülüyor, acı ve dertlerimiz ise büyüyor.

Özellikle günümüz şehir yaşamında yaşamak mı zor, yoksa yaşamlarımızı zorlaştıranlar bizler miyiz? Hiç çevrenize şöyle bir alıcı gözle baktınız mı? İnsanı korkutan, vahşi yaşamın varsayımlarını medeni ölçütlerle çürüten ancak medenileştikçe canavarlaşan günümüz şehir yaşamının amansız saliseleri arasında yitip giden değerlerinize içiniz sızlamadı mı? İnsanı ‘insan’ yapan ve diğer tüm canlı varlıklardan üstün kılan ‘aklın’ geliştikçe kendi kendini yok etmeye yemin içmiş bir kısır döngü oluşturduğunu farketmediniz mi? Yüksek binalar dikiyoruz ve övünüyoruz. Yeni silahlar icad ediyoruz, alkışlıyoruz. Son estetik teknolojilerine yığınla paralar ödüyoruz. Birbirlerimizle olan ilişkilerimizi birbirinden gösterişli monitörlerin arkasına saklıyoruz. Peki, hiç düşündünüz mü, her yeni icat, her yeni buluş ve en yeni teknolojiler farklı sebeplerle sayısız ölümün sebebi oluyor? Ve kaçımızın hayatı bu sistematik saldırının ağırlığı altında ezilip gidiyor? Ne acıdır ki, tüm bu olumsuz gelişmelere sebep olan yaşanan teknolojik gelişmeler değil, bu teknolojiyi yönlendiren ve yöneten insanlardır.

Teknoloji’nin gerekliliğine, yaşamı kolaylaştıran gelişme ve buluşlarına asla karşı değilim. Ancak gerçek olan şu ki, dedelerimizin, ninelerimizin yaşamış olduğu ‘doğal yaşam’ artık sihirli bir masal hissi yaşatan öykülere dönüşmüş durumda. İnsanoğlu’nun en büyük erdemi olan ‘Paylaşma’ duygusu, üzerine kara bir toz bulutu gibi çöken mekanik şehir yaşamına, kendisine sahip çıkan küçük gruplarla direnmeye çalışıyor. Maalesef insanlar artık dokunma, hissetme gibi duygularını unutarak kısıtlı duyularla yaşamlarını iyice daratlıyorlar. Ailece yapılan sabah kahvaltıları, hasta komşu ziyaretleri, darda kalmış komşuya yardım toplanması, bir arkadaşın evlendirilmesi. Tüm bu güzellikler yavaş yavaş yerini ayaküstü atıştırmalara, komşularla yoktan sebeplerle kavga etmeye, elektronik davetiye ve süslü gösterişlere bırakıyor. Konuya toplumumuz açısında baktığımız zaman, millet olarak hala daha değerlerimizin bir çoğuna sahip çıktığımızı görüyoruz. Ancak yine de özellikle büyük şehirlerimizde yaşanan sayısız acı hayat hikayesi toplum olarak bu değerlerimize daha çok sarılmamızın gerekliliğini gözler önüne seriyor.

Evrenimizi 6 katlı bir apartmana indirgeyelim. Ve buradaki yaşamı şöyle bir gözlerimizin önüne getirelim. Birbirinden bağımsız 12 daire düşünün. Ve birbirinden bağımsız 12 aile.

Bir ailenin günlük yaşamını şöyle özetleyebiliriz. Baba ve anne sabah hızla kalkıyor. Her ikisi de işlerine yetişme telaşı ile koşuşturuyorlar. Çocukluğunu geçirdiği duygu dolu mahalledeki iki katlı evde babası ve annesi ile yaşadığı keyif dolu hayatın ardından bu kadar sert hatları ve sınırları olan yaşama bir türlü alışamayan baba, az sonra gideceği işyerinde dünden kalan hesapları nasıl tamamlayacağını düşünüyor. Anne dün müdürünün kendisine vermiş olduğu programın stresini zaten bütün gece fazlasıyla hissetmiştir ve içeride ki odada küçücük yaşında kendi savaşlarını vermek zorunda kalan çocuklarının stresi ile sabah bütün sinirleri tepesindedir. Çocuklar ise az sonra kapıya yanaşacak okul servisinin fazla beklemeyecek kadar sabırsız olduğunun bilincinde farklı bir koşuşturmacaya başlamıştır. Abi hem kardeşinin çorabını giydirecek, hem de kitaplarını hazırlayacaktır. Ah ne olurdu annesi çalışmasaydı ve birazcık onlarla ilgilenseydi. Az sonra kötü duygulu insanlara karşı makinelerin bulduğu herhangi bir çözüm olan çelik kapı onları sıradan ve bunaltıcı günlük yaşamlarına uğurlar. Öğlen okuldan dönen çocuklar kendileri için bırakılan soğuk yemeklerini yerler ve boş evde tek arkadaşları olan televizyon ile birlikte anne babayı beklemeye çekilirler. Ve anne babayı onlara akşamın karanlığı ve ürkütücü yorgunluğu getirir. Yorgun vücutların ve beyinlerin sessiz söyleşileri akşam yemeğinin rutinliğinin peşinden onları belkide en huzurlu oldukları yere yataklarına yöneltir. Ta ki bir sonraki günün rutin huzursuzluklarına dek.

Annesini, babasını, yavrusunu kaybetmiş bir ailenin  döktüğü gözyaşının yan dairedeki komşusunun çaldığı yüksek sesli müzikle yoğrulduğu bir apartmandaki yaşam öyküsü böyle.

Oysa ki aynı yaşam tüm zorluklarına rağmen kaybettiğimiz ‘Paylaşma’ erdemi ile çok daha farklı, güzel olabilirdi. Ev sahibi sahip olduğu maddi gücü kiracısı ile paylaşarak, kirayı fahiş değil makul isteyebilirdi. Patronu evin babasına hakettiği ücreti verir, sigortasını gerçek bedeli ile öder ve ‘işcinizin emeğinin karşılığını teri kurumadan verin’ diyen yüce peygamberin güzel duygularını paylaşarak, annenin çalışmak zorunda kalmasına izin vermeyebilirdi. Anne çalışmak zorunda kalsa bile zamanında üst katta oturan ayşe teyzeyle bir güleryüzü paylaşabilse, çocuklar okuldan döndüklerinde kendilerine bekleyen tonton bir yüze sahip olabilir ve sıcak yemek yiyebilirlerdi. Cenazesi olan komşu zamanında sıcak bir ev akşamını yan komşusu ile paylaşabilse, cenazesinin başında yandaki komşusunda çalınan müzikle kahrolmazdı. İşte, farkında olmadan kaybettiğimiz, göz göre göre yitmesine izin verdiğimiz ‘Paylaşma’ olgusu, toplumlar için ve toplumumuz için en önemli erdemdir. Paylaşıldıkça çoğalan mutluluklar, paylaşıldıkça azalan mutsuzluklar. Tabii ki ekonomik sıkıntılar, eğitim sistemindeki, adalet sistemindeki ve yaşamımızın bir çok alanındaki eksiklikler bu yozlaşının en büyük sebeplerinden. Ama kaynağına baktığımızda en önemli sebebin, paylaşamamak olduğunu görebiliriz. Birbirimizden sakındığımız o kadar çok şeyimiz var ki. Lakin belkide farkına varamadığımız gerçek şu. Hepimiz istesek te istemesek te ‘evreni’ paylaşıyoruz. Buna mecburuz. Yaşamı güzel kılmak elimizde. Birbirimizi gülümsetmek elimizde. Savaşları yoketmek elimizde. Hala hafızalarımızda. Dünya kupasında yakaladığımız başarıyı milletçe doya doya paylaşmıştık. Birbirimize sarıldıkça, kenetlendikçe coşkumuz bir kat daha arttı. Neşemiz katlanarak büyüdü. Paylaştıkça değerlendi, paylaştıkça güzelleşti.

Lütfen yarın sabah evden çıkarken rastladığınız bütün komşularınıza gülümseyin ve ‘merhaba’ deyin.  Otobüse biniyorsanız otobüsün şöförüne ‘günaydın’ deyin. Sizden dilenen dilenciye para veremiyorsanız bile gülümseyin. Pastaneye uğradığınızda fazladan 4 poğaça alın. Caddenin kenarında bekleyen yaşlı amcanın koluna girin ve karşıya geçirin. Paylaştıkça hissedecek, hissettikçe keyif alacaksınız. Bu yazıyı paylaştığınız için teşekkür ederim. Paydalar hep güzel, paylar hep eşit olsun. Sağlıcakla.